Öğrendiğim tek şey: denemeyen bilmiyor.
On beş yaşında bir marka hayali kurdum. On sekizimde ilk işimi batırdım. Bugün hâlâ aynı soruyu soruyorum: insanlar neden karar veriyor, ve bu bilgi bir şirketin içinde nasıl işe çevrilir?
İşletmelerin içinde çalışıyorum. Reklam paneline giriyorum, rakamlara bakıyorum, patronla konuşuyorum, sonra bir sistem kuruyorum. Öğrendiğim şeyleri kitaptan değil, gerçek bütçelerin yandığı ya da katlandığı yerlerden öğrendim. Bu yüzden yazdıklarımda büyük laf az, koşul çok.
Kısa ama sıkışık bir yol.
Bir giyim markası hayali
Marka kurmak istiyordum ama derdim satmak değildi; insanların markayla bağ kurmasıydı. O yaşta bile aklımdaki fikir "insanlar önce hikâyeye bağlansın, sonra alsın" idi. Kimseye anlatmadım, sadece defterlere yazdım.
İlk işim. Ve ilk batışım.
Küçük bir takı markası kurdum. Sermayem yoktu, borç buldum. Az çeşit çok stok yerine çok çeşit az stok aldım — yani hiçbir üründen yeterince yoktu. Elimdekinin bir kısmını çevreme sattım, gerisi elimde kaldı. Reklamla büyütecektim ama para hem stoğa hem reklama yetmedi. İş, çevrem bitince bitti. Uzun hâli burada.
Kütüphane, kahve ve soğuk aramalar
Sınava çalışmaya gidiyordum. Kahve aralarında telefonu alıp işletmeleri arıyordum. O yıl bir üniversite kazandım ve gitmedim — birkaç gün gidip bıraktım. Bu iş daha yatkın geldi, doğrusunu da yanlışını da burada öğrenmek istedim.
İlk gerçek müşteri
Aylarca aradıktan sonra ilk müşteriyi aldım. O günden sonra öğrenme hızım değişti; çünkü artık kendi paramla değil, birinin bana emanet ettiği parayla deniyordum. Bu, insanı fena hâlde dikkatli yapıyor.
Ortaklık ve ölçek
İki yıl bir ortakla çalıştım. O prodüksiyon tarafını, ben pazarlama ve sistem tarafını taşıdım. Bu dönemde onlarca reklam hesabının içine girdim; yüzlerce kampanyanın hangi koşulda tuttuğunu, hangi koşulda para yaktığını gördüm. Yapı bugün değişti ama hâlâ birlikte iş yapıyoruz.
Sistem kurmak
Artık tek tek kampanya kurmakla ilgilenmiyorum. İlgilendiğim şey şu: bir işletme, ben orada olmadığımda da doğru kararı verebilir mi? Yapay zekâyı, veriyi ve yaratıcı üretimi bu soruya cevap veren sistemlere çeviriyorum.
Fazla
düşünürüm.
Bir şeyi anlamadığımda rahat edemiyorum. Bir konuya takıldığımda yüzlerce saat izliyorum, okuyorum, not tutuyorum, sonra bir sistem hâline getiriyorum.
Bu huy bazen yorucu. Ama tek bir avantajı var: bir şeyi anlattığımda, o şeyi gerçekten denemiş oluyorum.
Dört cümle, dört tartışma.
Kanıt teoriden önce gelir
Bir fikri savunuyorsam, onu bir yerde denemişimdir. Denemediğim şey hakkında kesin konuşmam; en fazla "bence" derim ve bunu belirtirim.
Ölçmediğim şeyi iddia etmem
Rakam güzel bir şey ama nereden geldiği belli değilse süstür. Bir sonucun sebebini ölçmediysem, "şundan oldu" demem.
Yapay zekâ kolay değil
Yapay zekâyla neredeyse her şey yapılabilir. Ama iyisini yapmak zanaat ister. "Kolay" diyenler, henüz zor kısma gelmemiş olanlardır.
İşletme sahibi haklıdır
Bir patron "bu işe inanmıyorum" diyorsa genelde sebebi vardır: daha önce kandırılmıştır. Kavgam onunla değil, ona satılan yanlışla.
Neyi yapmıyorum, neyi söylemiyorum.
Kazandığım parayı ve gelecek planımı.
İkisi de kimseye bir şey öğretmiyor. Rakam paylaşmak kolay bir dikkat numarası; ilgilenmiyorum.
Kontrol etmediğim şeye söz vermem.
Satışı garanti etmem, çünkü kapatmak satıcının işi. Kendi elimdeki işin sonucuna söz veririm, ötesine değil.
Devamını
okumak ister misin?
Fikirlerimin ayrıntısı notlarda duruyor. Bir şey konuşmak istersen kapı açık.
Notlar ↘ hello@kaanefedemir.co